İncelemeler

Days Gone [İnceleme]

Ucubelerle dolu vahşi bir dünyada, hayatta kalmak için acımasızca geçen günler...

Sony Entertainment, son yıllarda PlayStation 4’e özel olarak çıkarttığı oyunlarda büyük başarılar elde etti. Detroit: Become Human ve Marvel’s Spider-Man oyunculardan büyük övgüler alırken God of War, geçtiğimiz yıl için neredeyse bütün ‘Yılın Oyunu’ ödüllerini sildi süpürdü.

PlayStation tarafındaki tüm bu başarı, oyuncularda da beklentileri kat be kat arttırdı. Sony’nin çıkaracağı bir exclusive (özel) oyun için şu noktadan sonra heyecanlanmamak elde değil. Ancak Days Gone, tüm bu oyunlara kıyasla daha az tanıtım içeren bir geliştirme süreci geçirdi.

Oyunun bir zombi temasına sahip olması ve oyuncuların “artık zombilerden sıkıldık mı acaba?” düşüncesini iyi analiz eden Sony, büyük bir beklenti oluşturmadan oyunu piyasaya sürdü. Bu noktadan sonrası ise tamamen oyunun kendi başarısına bırakıldı.


Peki nasıl bir oyun ile karşı karşıyayız? Days Gone’da bizleri neler bekliyor?

Alışık olduğumuz açık dünya oyunlar içerisinde bulunan hemen hemen bütün dinamikleri karşımıza çıkaran Days Gone, üzerine eklemeler yapmayı unutmamış. Keza oyuna başladığım andan bitirdiğim ana kadar çevre ve atmosfer etkisini hiç kaybetmedi diyebilirim. Bunun yanına bir de motorumuzla yaptığımız seyahatler, manzaraların etkileyiciliğini arttırıyor.

Oyunu oynarken, yaşanılan dünyayı ve çevreyi sıklıkla kullanabiliyoruz. Etraftaki patlayıcılardan, çevredeki canlılara kadar… Bu da tekrar tekrar oynanabilecek bir oyunu bizlere vadediyor diyebiliriz.


Hikaye

Dünya üzerindeki bir salgın sonucu insanların ‘Freak’lere dönüşmesi ile dünya yaşanılması zor bir hal alıyor. Ana karakterimiz Deacon’da oyunun hemen başında yaralı kardeşi Boozer için bir fedakarlık yaparak, yaralı sevgilisi Sarah’ı NERO (National Emergency Response Organization) isimli devlet birliğinin tahliye uçağına bindiriyor. Araç yalnızca 2 kişiyi alabileceği için kendisi de kardeşi ile hayatta kalarak Sarah’ı bulacağına söz veriyor. Sarah bu uçakla hastaneye yol alırken, Deacon ve Boozer ucubelerle dolu şehirde geride kalıyor.

Bu olaydan 2 yılı aşkın bir sürenin ardından (734 gün) oyuna başlıyoruz. Sarah’nın ölü olduğunu öğrenmişiz ve bu durumdan kendimizi suçlu tutuyoruz. İlk günkü olayın ardından da gün sayıyor olacağız ki ara menüde sürekli olarak ‘*** Gün Geçti’ (*** Days Gone) ibaresini görebiliyoruz. Oyun da ismini buradan alıyor zaten.

Günler geçerken, amacımız hayatta kalmak. Düz ve temiz bir şekilde ilk hedefimiz bu diyebilirim. Tabi hikaye sizleri hayatta kalmaya çalışırken bambaşka olayların içerisine sürüklemiyor değil. Çünkü dünya üzerindeki insanlar gruplara bölünmüş ve kamplar oluşturmuş durumdalar. Deacon ve Boozer hiçbir kampa bağlı olmadan kendi küçük kamplarını oluşturmuş ‘Başıboşlar’ olarak anılıyor ancak hayatta kalmak için diğer büyük kamplardan sürekli olarak destek almamız gerekiyor. Tek yapmamız gereken onlar için işe çıkmak ya da erzak-ganimet gibi şeyler getirerek güvenlerini ve kredilerini kazanmak. Bu güven ve krediler bizlere ekipmanlarımızı ve motorumuzu geliştirirken yardımcı oluyor.

Kamplar arasındaki fark ise tam olarak burada doğuyor. Bir kamp motorunuzu geliştirmede daha yardımcı olurken diğer kamp ise silah çeşitliliği ve mühimmat konusunda daha gelişmiş. Hikaye içerisinde yeri geliyor kamplar arasında seçim yapmak durumunda kalabiliyorsunuz. Bu da oyun içerisindeki verdiğiniz kararların doğrudan karakter gelişimine etki etmesini sağlıyor.

Oyun bizden zaman zaman hangi kampa yardım etmemizi istediğimizi soruyor. Bu durumun sonucunda o kampın bize olan güveni artıyor.

Zaman geçtikçe bize sıkıntı yaşatanlar sadece ‘Freak’ler olmuyor. Yaşadığımız dünyada psikopat bir tarikatın ve bizden başka ‘Başıboşlar’ın da bulunduğunu öğreniyoruz. Bu başıboşlar çeteleşmiş ufak gruplar olarak karşımıza çıkıyor. Haritanın herhangi bir yerinde aniden yolumuzu keserek bizlere yağmalamaya çalışıyorlar. RIP’çiler (RIPers) olarak anılan psikopat tarikat ise ‘Freak’lere tapan aklını kaybetmiş bir yığın insandan oluşan büyük bir kamp. ‘Freak’lerin çok güçlü olduklarını düşünen bu tarikat adeta onlara tapıyor ve insanlara işkence ederek hissizleştiriyor. Zaman zaman görevlerimiz sırasında ya da açık dünyada dolaşırken bu gruplarla da karşılaşabiliyoruz.

Ana hikayeye derinlemesine dalıp içinde barındırdığı sürprizleri kaçırmak istemem. Ancak hemen hemen nasıl bir dünya içerisinde yaşadığımızı hayal edebildiğinizi düşünüyorum. Bu dünya içerisinde sunulan hikayenin vermeye çalıştıkları ne kadar güzel olsa da zaman zaman “iyi de neden?” sorusunu kendimize ve oyuna sorabiliyoruz. Bu da oyunun hikayesini inişli-çıkışlı bir hale bürüyor. Zaman zaman yaşadığımız flashbackler ise hikayeyi beslemeye çalışıyor.

Tüm bu hikaye anlatımı oyunda başlıklar halinde ilerliyor ve ayrıştırılmış. Oyundaki her olay hakkındaki hikaye kendine ait bir çizgiye sahip. Ancak bu çizgilerin kesiştiği yerler de mevcut. Bu durumlarda bir görev, birden fazla hikayede ilerleme kaydetmenizi sağlıyor. Kontrollerda bulunan dokunmatik pad’i yukarıya kaydırarak hızlı bir şekilde ara menüye gidebilir ve hikaye ilerleyişini de hatırlayabiliyoruz.


Oynanış ve Mekanikler

Motorumuzu sadece geliştirmiyor aynı zamanda görünüşünü de değiştirebiliyoruz.

Days Gone’ın oynanışına en büyük etkiyi Deacon’ın motoru yapıyor diyebilirim. Bu beklenen bir noktaydı. Çünkü oyunun geliştirilme süresi boyunca oyunla ilgili en önde tutulan mesele motorsikletimizdi. Oyunun geliştiricisi Bend Studios’un bu konuda çok büyük bir alkışı hak ettiğini söyleyebilirim. Motor ile seyahat edilebilecek bir harita oluşturmayı çok iyi bir şekilde başarmışlar. Hem haritanın boyutu hem de çevre yapılanması tamamen buraya odaklı gelişmiş. Ancak her şey motorunuz var diye mükemmel ilerlemiyor.

Oyunun başlarında motor ile gittiğim neredeyse hiçbir görevden motor ile geri dönemedim. Sürekli olarak yolda kaldım ve bu bana çok güzel deneyimler yaşattı diyebilirim. (Zaman zaman da sinirlerim hopladı.) Motorumuzda bulunan onarım ve yakıt düzeyleri düştükçe kullanılmaz hale geliyor. Bu yüzden sürekli olarak yakıt doldurmayı ve motorumuzu onarmayı unutmamalıyız. Her iki durumu da kamplarda para ile yapabiliyoruz ancak para öyle kolay kazanılmıyor.

Tasarruflu ilerleyebilmek adına yolda bulduğumuz benzin bidonları ile yakıt doldurabilir ya da benzinliklerden kendimiz yardım alabiliriz. Ancak bu noktada da devreye ‘Freak’ler giriyor çünkü genellikle benzinlikler ve yakıt bidonu bulunabilecek alanlarda kümelenmiş ve yuva yapmışlar. Bu noktada yapmamız gereken bu yuvaları temizlemek. Temizlersek hayat çok daha kolaylaşıyor. Aynı şekilde onarım için gereken parçaları da park halindeki otomobillerin kaputlarından ya da çevreden bulabiliyoruz. Bu parçalarla kendimiz rahatlıkla motorumuzu onarabiliriz.

Oyun içerisinde Hızlı Seyahat özelliği bulunuyor. Kamplara herhangi bir yerden ışınlanabiliyoruz ancak başta da dediğim gibi motor ile seyahat etmek varken pek ihtiyaç duyulmuyor. Kaldı ki kullanabilmek için de bulunduğumuz noktadan kampa kadar ki yolun ‘Freak’lerden temizlenmiş olması gerekiyor.

Oynanışa etki eden bir diğer faktör ise ekipman ve mühimmat. Silahlarımızı her ne kadar geliştirirsek geliştirelim sınırlı sayıda mühimmatı yanımızda taşıyabiliyoruz. Oyunun ilerleyen aşamasında motorumuza yedek bir mühimmat deposu ekleyebilsek de motorumuza ulaşamadığımız durumlarda bu bizim için sıkıntı olabiliyor. Bu yüzden sıkça yakın dövüş silahlarına başvurmak durumunda kalıyoruz. Bu yüzden etrafımızdaki sopalar ya da alet edevat çok daha büyük değer kazanıyor.

Aldığımız bir sopa düşmana vurdukça zamanla kırılıyor. Bundan dolayı onu motorumuzu onarmak için kullandığımız parçalarla onarmamız gerekiyor ya da yeni bir tane bulmalıyız. Bulduğumuz sopaları yine topladığımız çiviler ile birleştirerek güçlendirebilir ya da zamanla tarifini öğrendiğimiz yeni yakın dövüş silahlarından tasarlayabiliriz.

Tüm bunlar bize etraftan bir şeyler toplama gereksinimini zamanla aşılıyor. Oyunu oynarken sıkı sık ‘Freak’ yuvalarını temizleyip orada bulunan lootları toplamak istiyoruz. Ya da etraftan her ne toplayabiliyorsak. Size tavsiyem oyunu oynarken bu noktayı asla küçümsememeniz. Çünkü eğer bu alışkanlığı edinmezseniz zamanla oyun içinden çıkılamaz bir hal alabilir.

Açık dünyada dolaşırken vahşi doğa yakanızı bırakmıyor.

Açık dünyada geniş geniş keşifler yapmak bir hayli zevkli. Görevlere giderken ya da görev yaparken dahi açık dünyayı yaşayabiliyorsunuz. Ancak görevlere odaklanıldığı zaman strateji oluşturmak çok önemli bir hal alıyor. Oyun içerisinde sadece çevreyi ve çevrede bulduklarımızı değil, çevrede bulunan canlıları da kullanabiliyoruz. Örneğin küçük bir başıboş çetesinin kampını basacağız; burada sessizce ilerlemek bir seçenek, pata-küte kampa girmek de bir başka seçenek. Ancak ufak bir kurnazlık yaparak yakındaki ‘Freak’leri ya da vahşi hayvanları, hedefimizdeki kampa kışkırtma şansımız da bulunuyor. Elbette bu sırada dikkatli olmak ve arada kalmamak da önemli bir mesele.

Bir başka etki de hava durumu ve gece-gündüz döngüsü ile karşımıza çıkıyor. Gündüz açık dünyada daha az ‘Freak’ ile karşılaşırken geceleri iş zıvanadan çıkabiliyor. Aynı şekilde hava durumu da üzerinizdeki etkiyi atmosferle birlikte arttırıyor. Bir noktadan sonra kar da yağmaya başlayınca motor kullanmak da çevreyle mücadele etmek de zorlaşıyor. Kar yağarken zamanla etrafın aşama aşama beyazlaması da çok güzel bir detay olmuş. Hava durumunun gerçek zamanlı ilerleyişini hissettiriyor.

Oyunda vakit geçirdikçe tüm bu anlattığım oynanış dinamikleri iç içe geçerek bambaşka bir hal alıyor. Hayvanlara da virüs yayılıyor ve onlar da mutasyona uğruyor. Kaldı ki Freak’ler dahi zamanla mutasyona uğrayarak farklı türlere evrilebiliyor, bu da gittikçe oyunu zorlaştırıyor.

Görevler sırasında sık sık çevredeki nesne ve olayları kullanmamız gerekiyor.

‘Freak’ler sürüler halinde dolaşmaya başlayınca ise alıyoruz başımıza belayı. Ayrı ayrı saldıran 5-10 ‘Freak’le zor mücadele ederken oyun size eşsiz bir sürü deneyimi yaşatıyor ki bu oyun geliştirilirken üzerine durulan bir başka konuydu. Oyuna alışmanız için ayırılan bir kısım boyunca böyle sürüler ile kolay kolay karşılaşmıyorsunuz. Ancak oyunun yarısından sonra işler ciddileşiyor ve sık sık sürüler ile mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz. Bunu da öyle “silahımla tararım, 2 bomba patlatırım” şeklinde yapamazsınız. Çevreyi iyi şekilde kullanarak hem kaçıp hem de onları alt etmelisiniz. Bu şekilde yapmadığınız taktirde sırayla değil, çevrenizden dolaşarak sizi sıkıştırmaya çalışıyorlar. Bir de görev var ki 250 ‘Freak’in peşinize takıldığı. Saatlerce sabır çekiyorsunuz.

Oyun mekanikleri ise tüm bu aksiyon içerisinde nefes almanıza ve seri bir şekilde oynamanıza katkı sağlıyor. Karakterinizin ya da motorunuzun kontrolünü çok rahat bir şekilde sağlayabiliyorsunuz. Dinamik ekipman menüsü sayesinde ise hem ekipman seçimi hem de yeni bir ekipman yapımını hızlı bir şekilde hallederek saniyeler içerisinde stratejinizi değiştirebilirsiniz. Can konusunda da aynı şekilde bandajınızı yapabilir ve güçlendirici öğeleri kullanabilirsiniz

Oyunun save sisteminin içerisinde ise yine motorumuza sıkça başvuruyoruz. Keza hızlı bir şekilde oyunu kaydetmek için ya motorumuzun yanında olmalıyız ya da kamplardan birinde uyumalıyız. Uyuma eylemi sadece gün geçişine etki ediyor. Canınıza bir etkisi olmuyor.


Atmosfer

Hem hikaye hem de oynanış kısmında nasıl bir atmosferin bizleri beklediğini aktardım. Eklemeler yapacak olursam oyunun bu konuda kendine güvendiğini ve üzerine çok çalışıldığını hissettirdiğini söyleyebilirim. Motorunuzla kimi zaman bir noktadan bir noktaya seyahat ederken durup, çizilen manzaraları izlemek isteyebiliyorsunuz. Ormanlarla dolu bir çevrede 2 yıl öncesinin kalıntıları da çok güzel bir şekilde yerleştirilmiş.

Oyunun grafikleri ise Exclusive bir PlayStation oyununa yakışır bir durumda. Sadece kişisel olarak çok takıldığım bir nokta beni şaşırttı. O da ana karakterimiz Deacon’ın yüz animasyonları. Kimi zaman karakterimizin olaylara karşı bakışları o kadar boş oluyor ki, bu durum beni bir hayli şaşırttı. Böylesi bir oyunda diğer karakterlerde hiçbir sıkıntı yaşanmazken ana karakterin yüz animasyonlarında sıkıntılara rastlamak benim biraz tadımı kaçırmıştı.


Müzikler

Oyun müzikleri benim çok hoşuma gitti diyebilirim. Zaman zaman bilindik şarkıların çalındığına şahit olurken zaman zaman da yepyeni tınılara kendimizi bırakabiliyoruz. Ana karakterimizin de bir motorcu olmasının etkisini de düşünecek olursak nasıl müziklerin çaldığını tahmin edersiniz. Amerikanların Swagger olarak adlandırdığı müzik türünden birçok esinlenme hissediliyor. Son olarak sizleri oyunda çalan ve çok da sevdiğim ‘Beat The Devil’s Tattoo’ ile başbaşa bırakıyorum.

Days Gone

Hikaye - 6.5
Oynanış - 8
Grafikler - 7.5
Atmosfer - 8.5
Müzik - 9

7.9

Açık dünyada yaşam mücadelesi vermeyi sevenler için kaçırılmaması gereken bir oyun

Hikayesinde her ne kadar inişli çıkışlı kısımlar olsa da oyunu bitirmeye çalışırken karşınıza çıkan yepyeni sürprizler çıkacak. Açık dünya, bol aksiyonlu oyunları seviyorsanız Days Gone kesinlikle deneyimlenmesi gereken bir oyun.

Kullanıcı Puanı: 3.43 ( 2 oy)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlginizi Çekebilir

Kapalı
Kapalı